Gönderen: camimiz.com ditib.net DİTİB Recklinghausen | 01/12/2010

Aşkın Merkezine Yolculuk

Aşkın Merkezine Yolculuk

Mehmet Kantarcı

Tavaf, evrensel koroya insanın katılımını temsil eden müthiş bir aşk hareketidir. Evrende her şey tavaf hâlindedir. Elektron, atom çekirdeğini tavaf eder. Kan, yürek merkezli insan bedenini tavaf eder. Eğer kan, bu tavafını durdursa, insanın hayatı biter. Ay dünyayı, dünya güneşi tavaf ediyor. Özetle; zerreden kürreye her şey tavaf hâlindedir. Eğer evrensel tavaf bir an dursa, evren sanki kalp krizi geçirmiş bir insan gibi mahvolup gidecektir. Yani kozmik tavafın durması, kıyametin kopması demektir.

Allah’ın evinin tavaf edilmesi bambaşka bir duygudur… Ortada bir güneş, çevresinde bir çok gezegen, hepsi de kendi yörüngelerinde, güneşin etrafında dönüyorlar. Denizden veya gölden ayrı düşmüş bir damla şebnemdir, çiğdir, tek gecelik bir ömrü vardır. O güneşin parıltısıyla yok olup gider. O şebnemin ölümsüzleşmesi için, akması lazımdır. Denize kavuşması için de ırmağa katılması gerekir. Sen de, Kâbe’ye kavuştuğunda, tek başına oturamazsın, bu ahenkli dalgaların kenarında bekleyemezsin, adımını atıp gark olmalısın. Tavaf, evrensel koroya insanın katılımını temsil eden müthiş bir aşk hareketidir. Evrende her şey tavaf hâlindedir. Elektron, atom çekirdeğini tavaf eder. Kan, yürek merkezli insan bedenini tavaf eder. Eğer kan, bu tavafını durdursa, insanın hayatı biter. Ay dünyayı, dünya güneşi tavaf ediyor. Özetle; zerreden kürreye her şey tavaf hâlindedir. Eğer evrensel tavaf bir an dursa, evren sanki kalp krizi geçirmiş bir insan gibi mahvolup gidecektir. Yani kozmik tavafın durması, kıyametin kopması demektir. Kâbe tavaf edilirken, dönüşlerde; Kâbe’yi kalbinin tarafına almalısın. Bu arada dudakların hep mırıldansın. İste, isteyebildiğin kadar. Unutma ki, o an denize dalmış, bütün kaplarını doldurmaya çalışmalısın. (Mustafa İslamoğlu, Hac Risalesi, s. 56)

Kâbe, aşkın merkezi, sen ise, bu pergelde bir başı dönmüş olmalısın. Tavaf bitince, İbrahim Makamındasın. Onun ayak bastığı yerde şimdi sen varsın.İbrahim bu makama erişebilmek için putlarla, Nemrut’la savaştı, ateşe atıldı, İblis’le kavga etti, hicret etti, işkenceler gördü, nihayet peygamberlikte öne geçişi yakaladı. İbrahim, put yontan Âzer’in evinden, tevhid evinin (Kâbe) yapıcılığına erişti.

Baba-oğul, Kâbe’yi inşa ediyorlar. Hayret! İbrahim ve İsmail elele, bunlar Kâbe’nin mimarları, Allah evinin ustaları. Biri ateşten kurtulmuş, öteki kurban edilmekten, artık her ikisi de Allah’ın memuru. (Ali Şeriati, Hacc, s. 217) Beytullah’ı yeryüzüne inşa edenler, onun işçiliğini, ustalığını ve mimarlığını yapanlar, kıyamete kadar, hürmet ve saygı ile anılacak yeryüzünün en seçkin insanlarıdır. Ateş ve bıçağın sınavından geçip, zorluklara tahammül edenlere verilen ilâhi mükâfat neticesinde, elleriyle şekillendirdikleri kutsal mabed ise; yeryüzünün en çok hürmet gören ve en çok ziyaret edilen müstesna mekanıdır.

Kâbe’nin etrafında tavaf edenler, sanki mumun çevresinde döne döne yanan, yanıp kül olan, külleri rüzgarda savrulan, havaya karışan, sonsuz aşkıyla nurda ölen, nurda yok olan bir kelebek gibidir. Kâbe’yi tavafa başlayınca, ilk dua şöyle yapılır: “Kullarını Beytullah’a sen çağırdın ya Rabbi. Ben de senin rızanı isteyerek buraya geldim. Bana bu nimeti sen nasip eyledin. Ev sahibi sensin. Ben senin misafirinim. Her misafirin, ev sahibi üzerinde hakkı vardır. Bu hakkımı şöyle istiyorum Allah’ım. Bizi cehennemde yakma, cennetine kavuştur.” denir.

Tavaf anında kul, kendini O’na o kadar yakın hisseder ki, bu isteklerini nazlanarak dile getirir. Çünkü herkes hacca gidemez, her para hacca nasip olmaz. Bu bir lütufdur, bunun için şöyle denir: “Her kime nasip olsa, Hüdâ rahmet eder, Her kişi ki, sevdiğini evine davet eder.” Kâbe, tavaf edilmeye başlanınca; “Sen rahmet etmeseydin, Kâbe bana nasip olmazdı. Sen beni sevmeseydin, evine davet etmezdin” diyerek, Mevlâsıyla kul arasında muhabbet başlar. İkinci şavtta, “Ateşten korunup, küfür ve fasıklıktan uzak kalmayı”; üçüncü şavtta, “Allah’ın sevgisini kazandıracak ibadetler yapmayı”; dördüncü şavtta, “Haccının kabul olmasını ve ticaretinin kazançlı olmasını” ister. Artık haccı garantilemiş gibi, gözlerini arşa diker, beşinci şavtta, “Rabbim beni arşın gölgesinde gölgelendir. Beni Hz. Muhammed (s.a.s.)’in havzından öylesine kana kana içir ki, bir daha hiç susuzluk çekmeyeyim ve beni salih kullarının arasına al.” diye duada bulunur. Altınca şavta gelince, kulun nazı daha da artar, “Benim üzerimde sana ait olan haklarını bağışla, kullara ait olanları da sen al. Harama muhtaç etme, ibadetinle doldur, günaha vakit kalmasın. Allah’ım sen affedicisin, affetmeyi seversin, öyleyse beni de affet.” Yedinci şavt sondur. “Allah’ım, senden kâmil iman, geniş rızık, korkan kalp, zikreden dil, ölmeden evvel nasuh bir tevbe ve bütün günahlarımın affedilmesini istiyorum” dersin.

Görülüyor ki hac, dua ile iç içe bir ibadet. Sadece tavafta yapılan duaların zenginliği insanı doyurur. Bunun yanında o mübarek beldelerde her tür dua okunabilir. Koro hâlinde yapılan dualar, her ne kadar heyecan uyandırıyorsa da, diğer insanların dikkatlerini dağıtabilmektedir. Bu sebepten huşu ile gönülden yapılan duaların feyzi daha fazladır. Cömertlik herkes de, ama zenginde güzel, Sabır herkes de, ama fakirde güzel, Haya herkes de, ama kadında güzel, Dua her yerde, ama Hac’da daha güzeldir.

Bir tavaf sonrası, Makam-ı İbrahim ile zemzem arası bir yerde, ellerini semaya açmış, hıçkıra hıçkıra ağlayan, zenci bir Müslüman gördüm. O içten dua ediyor, samimi gözyaşı döküyordu. Allah’tan istediği şeylerin ne olduğunu bilmiyordum. Biraz yaklaştım, anladığım bir lisan değildi, bu Müslüman hangi milletten veya hangi dili konuşuyor onu da anlayamadım. O hâleti ruhiye içerisinde kendini kaptırmış, bu gani gönüllü Müslüman beni etkilemişti. Bir ara, yanımdaki arkadaşıma dedim ki; “Ben buraya çok geldim, hayatım boyunca hiç bu kadar coşkulu dua edip, Rabbimden niyazda bulunamadım. Şu adamın hâli beni çok etkiledi. Şimdi ben dua edeceğim, sen de “amin” der misin. dedim. O arkadaşım “peki” dedi. Ben de “Allah’ım sana iltica eden, bu zenci kulun senden ne istiyorsa, ben de onun istediklerini istiyorum” dedim. Arkadaşımla birlikte “amin” dedik. En mutlu duamızı o gün yaptığımızı zannediyorum. “Sen ey zenci kardeşim! İnşallah Rabbimiz’den güzel şeyler istemişsindir.”

Bütün bu müstesna olaylar, hep Kâbe’nin gölgesinde, tavaf ve sonrası yakarışlarda görülür. Oralarda peygamberlerin, sahabenin, nice isimsiz kahramanların göz yaşları vardır, samimi yakarışları vardır. Kâbe, bir semboldür. Kâbe’den ziyade onun temsil ettiği ve anlatmak istediği mana önemlidir. Kâbe’ye tazim ve hürmet, onun sahibine tazim ve hürmet manası taşır. Gönül ehli; “Ev sahibi, evden daha kıymetlidir.” der. Kâbe’ye her gün 120 rahmet iner, 60’ı tavaf edenlere, 40’ı namaz kılanlara, 20’si de Kâbe’yi seyredenlere verilir. Zira, Kâbe’ye bakmak dahi ibadet sayılmıştır.

Kâbe’yi ilk görüşte yapılan duaların kabul edildiğine dair rivayetler çoktur. Onu ilk görenlerin hâli seyredilecek kadar güzeldir. İhramlı vaziyette, Kâbe’ye ilk gelenlere baktığınız zaman, o müminlerin, âdeta kendilerinden geçmiş, elleri semada, dudaklarında sürekli kıpırtılar, gözlerinde yaşlar, hep bir şeyler istedikleri görülür. Acaba ne istemek lazım. Beytullah’ı ilk gördüğümüzde yapacağımız dua kabul edildiğine göre, öyle bir istekte bulunmak gerekiyor ki, sonradan pişmanlık duymamak lazım. Bu yüzden kimi dünyalık, kimi ahirete yönelik, kimi sağlığına, kimi çocuklarına, kimi kendine, kimi maddi, kimi manevi, kimi bütün ümmete dualar etmiştir. Ama merhum M. Asım Köksal’ın yaptığı şu dua dikkatimizi hayli çekmektedir: “Allah’ım! Ne zaman dua edersem, kabul buyur.” O dualarımızın içinde neler yok ki. İstemesini bilmek de çok önemlidir.

Şair Cengiz Numanoğlu, o andaki duygularını şu şekilde dile getirir:
Kâbe’yi ilk gördüğün, o muhteşem anda sen;
Nasıl bir vecd içinde, ürpereceksin bilsen.
Ne tende can kalacak, ne dünyada bir hissen;
Unutma ki; makbuldur, o anda tüm dilekler,
Etrafında, pervane misalidir melekler…

Her gün, dünyanın dört bir yanından gelen müminlere şefkat ve merhamet sunan bir “ana kucağı” gibidir Kâbe. Herkes onun eteğine yapışarak derdini dile getiriyor. Mevlâ’dan affını istiyor, gözyaşı döküyor, hâlini makamların en yücesine arz ediyor. Kâinatın kalbi Kâbe, mümin gönüllerin adeta uçarak ulaşmak istediği bir yerdir. O, Allah’ın misafirlerinin sığındığı, insanlık tarihi boyunca benzerinin yapılamadığı muazzam bir ibadet evidir.

Bir zaman derdim ki: “Ya Rabbi neden, Bir daha istiyor, bir kere giden.”
Meğer bilemezmiş, insan gitmeden;
Aldım cevabımı, Beytullah’ta ben.
Gördüm ki, bu dünya bir oyalamaca,
Hâlime bakıp da, mutluyum sanma.
Bedenim Kâbe’den uzakta amma;
Gönlümü bıraktım, Beytullah’ta ben. (Cengiz Numanoğlu, Beytullah’ta Ben, s. 17)

Kaynak:
Diyanet Avrupa Aylık Dergi, 2010 – Kasım, Sayı 139, Sayfa: 11-14, Anatema: DİN-DÜŞÜNCE-YORUM
Bağlantılar:
PDF – http://www.diyanet.gov.tr/turkish/DIYANET/avrupa/2010/kasim.pdf
HTML – http://www.diyanet.gov.tr/turkish/DIYANET/avrupa/2010/kasim/index.HTM


Responses

  1. […] Tavaf, evrensel koroya insanın katılımını temsil eden müthiş bir aşk hareketidir. Evrende her şey tavaf hâlindedir. Elektron, atom çekirdeğini tavaf eder. Kan, yürek merkezli insan […] Haberin Kaynağı: WordPress.com Top Posts […]

  2. Güzel Yazı. Teşekkürler.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: